28.11.2020 - Prodüksiyon Rehberi | Kültür Sanat | Etkinlik | Magazin & AjansPost
AjansPost

Hümanizm’in Arka Bahçesi

Murat Can ALTILAR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 4 makalesi bulunuyor.

Hümanizma nedir, kimlerdendir, neycidir? Şu anda bunu cevaplayacak birçok kişi için sanıyorum ki en ortak görüş şu olurdu: Hümanizm, insanı merkeze alır ve onu önemserken hümanist ise insan iyiliği ve güzelliğine inanç duyandır. Genel kanı bu şekildeyken her türlü inanç ve kavramın çıkış noktasından saptığı da mâlumken aynı durum \”hümanizm\” için geçerli olmayacak mı sanıyoruz? Gelin \”hümanizmin arka bahçesi\”nde bir miktar vakit geçirelim.

Hümanistler; insan, doğuştan iyi ve temizdir derken Hristiyanlık inancının temel kaidesi olan \”Hz. Âdem\’in ağzını tatlandırdığı yasak elmadan ötürü günahkar oluşu\” inancı ve bu günahı temizleyecek olan vaftiz olma eylemi apaçık çatışmaktadır. Öyleyse Hristiyan Batı\’da peydah olan hümanizm, Rönesans ile karanlıktan çıkan Avrupa\’nın bir meyvesidir, denebilir. Reform ile sıkı dogmalar gömleğini yırtan Avrupa, hümanizmi ancak bu şekilde dünya âleminin masum zihnine yerleştirebilirdi. Hümanizm, insanın iyiliğine ve saflığına inanıyorsa hiç şüphe yok ki bazı dogmalar yıkılmalı ve yerine yeni -gıcır gıcır- inanç demetleri piyasaya sürülmeliydi. Böylece bazı hümanistlerin yoğun çabaları sonunda, akılcı bir felsefe ve laik bir ahlâk anlayışı ortaya çıktı. Peki ya hümanizm, gerçek anlamda ve çıkış gâyesi itibariyle insanın iyiliği için çabalayan bir düşünce akımı iken insanoğlu, yegane savunucularından biri de Rousseau olan doğayı ve onun pek çok kanunlarını dize getirmeyi başardıktan sonra –yaklaşık olarak Sanayi Devrimi ve sonrasına tekabül eder bu- hümanizm, hâlâ daha insanın iyi ve sevimli bir yaratık olduğunu ve onun devamlı gelişimini destekler tavrı, insanın kendisini tek kaide görür tavrı tabiri caizse ‘’her şeyi ben yaratabiliyorum sana –Tanrı’ya hitaben- ihtiyacım artık yok ve sen de yoksun’’ inancıyla bütünleşir oldu. Halk ağzıyla insanoğlu; Tanrı katındaki konumunu, ‘’Besle kargayı oysun gözünü.’’ hakikati çerçevesince hümanizm anlayışını kökten değiştirerek sarstı.

Sanayi Devrimi’ni bir milat olarak belirttiğimiz için bu konuyu açmakta yarar var. Devrim ile insana ve onun bilek kuvvetine duyulan ihtiyaç azaldıkça zamanla bireylerin refahı tıpkı maddiyat ve ihtiyaçları karşılama kolaylığında olduğu gibi artış gösterdi. Bilgiye duyulan açlık ve bilginin işe yararlık düzeyindeki şahane fayda, bireyi düşünmeye ve birçok alanda ilerlemeye sevk etti. Ulaşımdan eğitime ve oradan ticaret düsturuna dek her alanda yeni çığırlar açan insanlık kültürel ilerlemeyi de hızlandırarak bir medeniyet inşa etti: Batı Medeniyeti. Tabii Sanayi Devrimi\’nden önceye – Rönesans ve Reform Hareketlerine- dek sürse de bu inşaat, en bereketli meyvelerini Fransız Devrimi ve daha sonraki süreçte buhar gücünün yaygınlaşması ve Sanayi Devrimi ile daha hızlı verir oldu. Zaten hümanizma anlayışı da tüm bu kırılma noktalarının bir bileşkesi değil miydi?

Çağdaş ve medeni olmak denen bir altın görüş var uzun yıllardır milletler arasındaki camiada. Kime göre kim çağdaş ya da çağ dışı? Neye göre kim medenî ya da medeniyet düşmanı? Mesela Avrupa Birliği sürecinde uzun yıllardır dirsek çürüten Türkiye’m, bir iki kriterden geçemediği ve çağ dışı olduğu için mi birliğe başını sokamıyor? Avrupa medeni ve AB dışındakiler medeniyet bilmez mi? Beklenen kriterleri karşılayanlar birlikte olacak ise bu kriterlerin oluşturulması sürecinde neler kaynak alındı, neye göre ‘’bu medeni hal, bu çağ dışı hareket’’ sınırlaması getirildi? Sorular çok olmak birlikte cevaplayacak mecra şuanda biz değil, bizim içimizde var olan sorgulayabilme kudreti olmalıdır. Herkes kendince cevap bulursa hem vereceğimiz cevaplar artar hem de –eskiden olduğu gibi- sorgulama, irdeleme, düşünme, gibi doğuştan gelen yetimizi kullanmaya başlamış oluruz. Ama \”çağdaş uygarlık nedir?\” sorusuna, cevabını çok önceden veren bir düşünürümüz bakın ne demiş bu hususta: Kürenin, adı duyulmamış bir bölgesinde minnacık bir kıta… Önce haydutlarla keşişler hüküm sürmüş bu ülkede, sonra eski toprak köleleri. Dünyanın dörtte üçü kana boyanmış, talan edilmiş. Ve o kan denizinden mağrur ve muhteşem bir melike belirmiş: ‘’Çağdaş Uygarlık’’ (1)

Mesela deneme yazarlarımızdan Mehmet Salihoğlu 1989’da şöyle demiş: ‘’Batı uygarlığının temel ilkelerine içtenlikle inanmayanların, onun geliştirdiği kültür ve sanat değerlerine sevgi duymayanların Çağdaş –Ç’yi yazarımız büyük olarak yazmış- sayılmaları bile olası değildir!’’ Şahsî fikirler saygıya müstahaktır her daim bizim için lakin yazarın fikirlerini detayda kaybolmadan en basitinden ele alalım isteriz. Batı’nın sanatına sevgi duymazsak ne sebeple çağ dışı sayılmak durumuyla cezalandırılıyoruz, hayret! Salihoğlu’nun bir at gözlüğü olabilir, bizim marka takıntımız yoktur lakin öz sanatını yok sayarak sadece tek bir camianın sanatına hoş nazarda bulunmak ve bunun dışındakileri yok ve yetersiz saymak nasıl kabul edilebilir? Hani hümanizm, insanı insan olduğu için kabul eder ve dışlamaz idi. İşte bu bakış açısına sahip olan Salihoğlu da kendi çağında tezatlık çukuruna saplananlardan yalnızca biri olsa gerektir.

Hümanizm, insanı insana tapar kıldı demiş idik. Salihoğlu’ndan bir alıntı ile –varsa tabii- bize karşı kalkmaya hazır ve nazır olan kaşlar, -rahat ol komutunu alan bir garip er gibi- ferahlasın isteriz: -Salihoğlu, çağdaş medeniyeti kastederek- ‘’(…) böylece insan, her değerin merkezi olmuş; denilebilir ki, bir bakıma TANRI, gökten yere indirilmiş! İşin püf noktası da burada sanırım!’’ İşte çıkış noktasından sapan yeni hümanizm… O, onu savunanları yoldan çıkarmayı bir düstur bilmiştir böylece.

İnsanın –iyi ve temiz olması babında- melek gibi olduğu inancındayken hümanizm, nasıl oldu da kâinata karşı tanrılık iddiasıyla göğüş kabartır oldu? Aslında psikoloji bilimi tam da burada lazım gelmekte. İnsanoğlunun başı ‘’libido’’ denen bir bedensel veya zihinsel bir enerjiyle belada. Bu enerjinin doyurulması hiçbir zaman mümkün olmamakla beraber libido, mezara dek ve devamlı farklı yönlere evrilen bir enerji de aynı zamanda. Daima kazanma ve tüketim hırsıyla sarhoş olan insanoğlu, ‘’bir dağ altın verseler ikincisi için zırlar’’ tabirince yoldan çıkmış, özüne yaban kalmış ve tabiat ile olan münasebetine ihanet etmiştir. Yasak yasağı, günah günahı, bela belayı çeker deyimiyle insan, dünyadaki ana gayesiyle bir savaş vermek durumuna dek geledurmuştur. Hâlâ daha devam eden bu sarhoşluk hali, tanrılık iddiasından sonra yeni bir güncelleme ile nereye varır henüz kestirmek güç lakin bize kalırsa Homo Sapiens, umarız ki maymunluğuna geri evrilmez.

Cemil Meriç’in ‘’Her büyük adam çarmıhta can vermez. Talih gülümser bazılarına: Kendileri kelle keser.’’ tesbitinden güç almak gâyesiyle masumâne ama kıvrak bir duruş sergileyen hümanizmin arka bahçesinde at koşturarak çakma düşüncelerle cenk ettik bu yazımız vesilesiyle ve bizler de –kesilecek pek çok kelle içinde- bir kelle keselim istedik nacizane.

Kaynakça:
(1) Cemil Meriç / Bu Ülke
Mehmet Salihoğlu – Okuyup Düşündükçe

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ