04.12.2020 - Prodüksiyon Rehberi | Kültür Sanat | Etkinlik | Magazin & AjansPost
AjansPost

Medeniyeti “Ben” Kurdum!

Medeniyeti “Ben” Kurdum!

 

Doğanın, içgüdünün ve genetik kodların insanı bir araya getirdiği muhakkak iken sosyal bir varlık olduğu söylenen insan için, medeniyet kurmaktaki maharet bu bir araya gelerek yaşayabilme meziyetinden midir yoksa tek başına bir birey olan insan, mantığının son sınırlarını kullanarak mı medeniyet yolunda ilerlemeyi başardı? Kısacası, medeniyeti “biz” mi kurduk yoksa ”ben” mi?

Gelişmiş ve geliş(tiril)memiş ülkeleri saymaya lüzum yok. Keza çoğumuz aşinayız onlara. Bu iki kategoriyi kesin çizgilerle ayıran olgular nelerdir sorusu düşünülegelen bir mesele olabilir ama şu var ki, sıkı sıkıya ananelerine ve dinsel kurallarına bağlı olan toplumların gelişememiş olduğu gözlerden kaçmıyor. Bu da kuralları önemseyen toplumu sorgudan uzaklaştırıp bireyi el alem ne der kalıbına sokmakla onu topluma daha da yakın kılıyor. Sonuç olarak katı kurallardan mürekkep toplum da medeniyet kuracak seviyeye ve buna binaen çeşitle alanlarda gelişmeler yaşayacak kudrete malim olamıyor.

Bağnazlık derecesine varan zihnî prangaları kırmayı başaran milletler az olmakla beraber Sümerlere dair bir iki kelâm edebiliriz bu hususta. Refahı, hür düşünebilme yetisi doğuruyorsa hür düşünebilmeyi ise refah besliyor tıpkı bir annenin evladını doğurması ve evladın da annesine destek çıkması gibi… Bu ikilinin kaçınılmaz meyvesi ise çoğu zaman medeniyetin inşası oluyor. Sümerleri, çağdaşlarından âli ve çağını aşan azametiyle de kendinden sonrakileri kendine hayran bırakan özelliği ne idi? Onlar, hür bir ortamın göbeğinde dinî yahut örfî herhangi bir yersiz baskıya maruz kalmadan diledikleri sorgulamayı ve irdelemeyi yapabilmek imkanına sahip oldular. Onlar, toplumun galeyana getiren “dinden çıktın, günah çıkarmalısın, devletine karşı geldin, atalarını utandırın, tanrıları kızdırdın” gibisinden sözel tacizlerinden uzak olan bir huzur içinde, dünyanın medeniyet tarihinde belki de en mühim kilometre taşı oldular. Refah ve hür bir toplum; bireyi, toplumun baskısından kurtarıp onu kendi içinde bir sorgulama eylemine itti. Mantığın devre dışı olup duyguların ön plana çıktığı gruplaşmalar, medeniyetin en büyük katilidir. Bu iddialı gerçeği daha sonraki paragraflarda açacağımızı belirterek şimdi geçelim egoizm ve narsisizmin aynı şey olduğu sanısının yanlışlığını belirtmeye, keza egoizmi pak bir şekilde görebilmemiz gerekecek ilerleyen paragraflarda.

Ego kelimesi, mürekkebin kokusunu az çok duymuş olanlarca Freud’u çağrıştıracaktır zihinlerde. Freud’un kuramına göre ”id”, insanı bazı güdülerce -açlık, cinsellik, hırs vs.- yönlendiren; süperego, kişinin dinî ve örfî kurallara uyması yönünden teşvik eden; ego ise günlük hayatın herhangi bir meselesinde “iki arada bir derede” kalan bireyi tam orta yolda ikna ederek vicdanen sakinleştiren bir mekanizmadır. Peki ya günlük dilde kendini beğenmiş, kibirli kişilere “egoist” demekteki kasıt nedir? Ego, daima bireyin huzurunu gözeten bir mekanizmaysa egonun, bireyin benliğini muhafaza etmek önceliği hoş karşılanmalıdır. Ego, kelime manası olarak “ben” demek ise “egoist” ise benliğini her şeyden çok seven, öven ve onu ön planda tutan kişidir. Bir başka anlamda küçük, büyük, volkanik, kıvrımlı farketmeksizin her türlü dağı yaratanlar, egoisttir. Egoizm, bir davranış bozukluğu olduğu için ondan daha rahat kurtulmak çoğu zaman mümkünken narsisizm, psikolojik bir rahatsızlıktır ve kimi zaman tedavi dahi olumlu bir sonuç vermeyebilir. Narsist, kendine hayran ve tutkuludur. Kendi ile yatar ve yine kendi ile kalkar. Özetle, kendini beğenmişlik hususunda narsistin iki gözü, egoistin ise tek gözü kördür.

Grubun, bireyi medeniyetten uzaklaştırdığı, onun tüm iradesini ele geçirip mantığını kodese tıktığını iddia etmiştik. Şimdi bu iddiayı açma ve okuyucuyu ikna etme vakti… Sosyopsikolog Le Bon, bir bireyin grup içine karıştığında yaşadığı düşünsel becerilerinde olan gerileme üzerinde durarak diğer sosyologlardan farklı olduğunu göstermiştir. Gerilemeden kasıt, iradenin ve mantığın devre dışı kalarak libidonun ve içgüdülerin –hayvanî içgüdüler de dahil- bir bir meydana çıkmasıdır. Günlük hayatında ve kendi ile baş başa iken uslu ve ağır başlı olan birey, bir gruba dahil olduğunda, hipnoz olmuş ve efsunlanmış bir şekilde -Freud’un da psikoanalitik kuramında bahsettiği gibi- bastırılmış birçok arzusunu, gruptan güç ve cesaret alarak açığa çıkartmak konusunda bir adım dahi geri kalmayacaktır. Tek başına mantığıyla ve tüm iradesiyle egosuna teslim olan birey, gruba dahil olmasıyla ”id”, tüm haşmetiyle kendini göstermekte ve çok nadir olarak süperego kafasını yerinden çıkarabilirken ego ise çoktan piyasadan kaybolmuştur bile. Halk oyunlarımızdan yola çıkarsak ilginç bir örnek vermeye gayret edelim bu hususta. Genellemek doğru olmasa da tek başına oynanan oyunlar ile grupla oynanan oyunlar arasında bireyin rolleri ve tavırları, dikkatle seyredildiğinde egodaki ve id’deki değişim çok rahat fark edilecektir. Misalen efeler diyarı Aydın’da oynan zeybek ile Karadeniz’in hırçın yiğitlerinin oynadığı horonu ele alalım. Daha ağırbaşlı oynayan efe ile içindeki tabiri hoşsa canavarı dışarı çıkarmaya çalışan yiğidin arasındaki fark muhakkaktır. Biri tek başına uysal ve daha iradeli oynarken diğeri grubun içinde erimiş gibi kendinden geçmekte ve naralar basmayı da ihmal etmemektedir. Le Bon şöyle diyor: ‘’Birey tek başına belki görgülü biri olabilir; kalabalık içindeyken belki içgüdüyle hareket eden kaba bir kişi olabilir. Birey, ilk insanların doğaçlama özelliğine, şiddetine, vahşiliğine ve de coşkunluğuna ve kahramanlığına sahiptir.’’ İşte, gruba dahil olmanın bireyde verdiği hasarın bilançosu: Medeniyet dışı ve iradenin kör olduğu tavırlar…

Le Bon’un şu sözüyle tutulan nefesleri bırakma ve derin bir nefes alma vakti nihayet geldi: ‘’Birey, örgütlü bir grubun parçasını oluşturduğu gerçeğinden dolayı, medeniyet basamağından birkaç adım geriler.’’ Grup ile kendini kaybetmeler ve barbarlaşmalar, toplum içinde bir koltuk kapmak için sürüye uyanların psikolojisi ve dürtüleri, medeniyet inşası için bir temele ihtiyaç duyanların en son isteyeceği bir durumdur ve bu vahim durum da medeniyetin temeli için belki bir afet, belki de bir deprem mahiyetindedir.

Medeniyeti bir araya gelen bireylerin yani toplumun kurduğu gerçeği hâkim bir kanı iken bu kısacık mütalaadan sonra diyebiliriz ki, ‘’Medeniyeti ‘ben’ kurdum.’’

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ